SURİYE/ ZEYTİNDAĞI

Belli ki, bu Suriye meselesi dün başımızı çok ağrıtmıştı, yarın da ağrıtacak. Arap coğrafyasının öldüğünde arkasından mersiyeler düzdüğü İngiliz casus Thomas Edward Lawrence, nam-ı diğer Arabistan’lı Lawrence, o gün ortalığı nasıl karıştırdıysa bugün kim bilir aynı görevi kim yapıyordur?

Falih Rıfkı Atay’ın Osmanlı’nın son yıllarında görevli bulunduğu Suriye, Hicaz ve Filistin anılarını derlediği ‘Zeytindağı‘ isimli eserini okurken dünkü senaryonun yeniden sahneye konulmak istendiği izlenimine kapıldım.

Manzara şu, Lawrence  Arap kabilelerini Osmanlı ‘ya karşı kışkırtıyor. Osmanlı’yı da onlara baskı uygulamak için kışkırtıyor, sonunda da terör ve baskı. Ne Osmanlı’ nın ne de Arapların işine yarıyor. Elini ovuşturup bölgeye hakim olanlar Lawrence’ ın hizmet ettiği başta İngiltere olmak üzere Batı Dünyası.

Burnumuzun dibindeki petrol Türkiye’de, İngiltere’den, Fransa’dan, Almanya dan daha pahalı.

Bakın I.Dünya Savaşı yıllarındaki Suriye’deki duruma.

‘Bir Fransız belgesi der ki, Lübnan’lı Hristiyanlar Fransız dostudurlar. Hristiyanları sevmedikleri için Lübnan’lı Müslümanlar da İngiliz tarafındadır. Beyrut Araplarının çoğu Fransa’yı sever. Fakat Ortodokslar Ruslara bağlanmişlardır.

Niçin? Hiç… Osmanlı bayrağından daha şerefli ve nüfuzlu herhangi bir bayrağa bağlanmış olmak için …’

O gün Ortadoğu bu hale getirilmiş demek ki! Müslüman, Müslüman’a düşman edilmiş, Lawrence’ın ortalığı karıştırması ve dönemin Suriye Valisi Cemal Paşa’nın politikası.

Osmanlı tarihinin Suriye’ den bahseden son siyasi faslı şüphesiz Aliye Divan-ı Harbi olacaktır. Bu divan-ı harbin kararı ile Şam ve Beyrut’ ta kırk kadar Arap milliyetçisi öldürülmüştür. Asılanlar arasında Abdülhamit Zöhravi gibi ayandan, Şefik-el Müeyyet gibi milletvekili, Abdülgani Ariysi birinci sınıf gazeteci ve Refik Sellum gibi şair olanlar da vardı. Birçoğu menfaat ve politika adamı, bir kısmı ise idealist insanlardı.

Balkan Savaşı zamanında Osmanlı’nın dağılacağına inanarak Suriye için yeni bir şsns arayanlar tarafından Paris’te bir kongre yapılmıştı. Arap milliyetçiliğini diriltmek isteyenler işte bu asılanların bir kısmıydı. Ancak. Asılmaları ne kadar doğruydu.

Bu insanların tamamını suçlayıp asmak Osmanlı ya ne kazandırmıştı. Kocaman bir hiç. Sonuçta Suriye kaybedilecekti, Bunu keşke Cemal Paşa anlayabilseydi!…

Asılanlar arasında bulunan Yusuf Hani’nin kumar masasında imzaladığı Suriye’nin bağımsızlığı belgesi yargılama esnasında kendisine sorulduğunda, Yusuf  Hani ne yaptığının farkında bile değildi.

Aman diyordu. Beni bırakınız. Zenginim, güzel bir karım ve çocuğum var.Oyundan ve zevkten başka bir şeyin peşinde koşanlardan değilim. Bu imza benim olabilir. Fakat nasıl anlatayım imzamı. İmzamı bir poker fişi gibi atıvermişim.’

Bu adamın hikayesini, ‘Falih Rıfkı Altay devamla şöyle anlatıyor. ‘Rahmetli Nurettin’den dinledim. Bütün elbiselerini hapse getirtti. Bir gün pantolonun kenarının ütüsüz olduğunu görmedim. Her sabah kendine çeki düzen veriyor, her an çıkacakmış gibi hazır durumdaydı.’

Arap meselesi artık edebiyat olmaktan çıkmıştı. Bu ve benzeri adamların affı o gün için mümkün değil gibiydi.

Beyrut’ta Cemal Paşa , evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giyinmiş bir kadın, yanındaki çocuğu ile karşılamıştı.

Çocuk elindeki çiçek demetini kumandanın ayağının altına atarak, ‘babamı bağışlayınız’ diyordu.

Cemal Paşa’nın gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güçlükle tuttuğunu anlatıyor Falih Rıfkı Atay. Sonra ne mi oldu? Siyahlar giyinmiş kadın, evine dönerken , meydanın bir köşesinde sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.

Size bir hatırattan aynen yaşanmışlıkları anlattım.  Aman dikkat . Ortadoğu’da kimin eli kimin cebinde belli değil. Yazarken, konuşurken itidalli davranın. Ders çıkarmak için yazılmıştır bu satırlar.

Muharrem ERGÜL

 

SAVAŞIN SOLAN ÇİÇEKLERİ

Eskiden duyunca ürküten ‘’savaş’’ kelimesi günümüzde televizyonda canlı canlı izlediğimiz bir film gösterisi gibi. Duyarsızlaştığımız, alıştığımız, kabullendiğimiz.  Aslında susarken kaybettiklerimiz.

Bir ülkenin geleceğiyken diğer ülkede yok olan çocuklarımız onlar. Savaş meydanlarında umutları atılan mermilerle patlayan, hayalleri kanla silinen savaşın çocukları. Kazanmayı öğrenmeden, kaybetmeyi öğreten bir sistemin en küçük mağdurları, küçük bedenleri ise savaşın en büyük şahidi. Her savaş karesinde görünen ama göremediklerimiz ya da görmek istemediklerimiz onlar. Suçları yokken cezaların en büyüğüne çarptırılan, bütün hakları ellerinden alınan masum çocuklarımız.

Bazen görüp kızdıklarımız, bazen de sattıklarını almamak için karşımıza çıktıklarında suratımızı çevirdiğimiz, açılan eli görmezden geldiğimiz masum çocuklarımız onlar.

Aslında böyle bir çocuk benim hikâyemin kahramanı. Eminönü’nde dolaşırken karşıma çıkan deniz gözlü küçük çocuk. Adını bilmediğim. Göz göze geldiğimizde tatlı tebessümüyle beni kendine çeken boncuk gözlü yavrum. Biraz çekingenlik, biraz utangaçlık belki birazda yabancılığımdı ona böyle hissettiren. Okula gitmiyor musun ? soruma, gitmiyorum deyişi, niye soruma bilmiyoruma dönen cevabıydı beni susturan. Başımı önüme eğdiren. Doğru, nasıl bilsin. Ona sorulmuş muydu? Sorulsa ister miydi? Ülkesinden kaçmak, gittiği ülkede sığıntı olmak, yabancılanmak, istenmemek. Kendine acıyan gözlerle bakılmasını ister miydi? Ya da yaşıtları okurken, istedikleri gibi yaşarken o küçük bedeniyle hayat kavgasında büyümek ister miydi? Bunun gibi onlarca soru geldi aklıma, yazamadıklarım ama sustuklarım. Sadece savaşın solan çiçekleri için değil bu söylediklerim. Atamın dediği gibi ‘’Bugünün küçükleri, yarının büyükleri” ​olacak olan ülkemin geleceği, minik yavrularımız içinde. Çünkü kendi çıkarlarımızı düşünürken, ellerinden hayallerini, umutlarını, yarına olan güvenlerini, ailelerini, arkadaşlarını ve en önemlisi belki de hayatlarını çaldık. Bunu yaparken de üzülmedik. Nedenlerimiz vardı, haklıydık. Haklılığımıza o kadar sığındık ki bakarken görememeyi öğrendik. Ama yine de en büyük dersi bize ‘’çocuk’’ sen öğrettin.

Her şeye rağmen çocukluğunun verdiği masumluktan mıdır? Etrafa gülen gözlerle bakman, tebessüm dağıtman, bugünlere inat yarınlardan umutluyum diyebilmen, çamurlarla oyuncaklar yaparken mutluluk pozları vermen. İşte bu yüzden sana ‘’çocuk’’ diyorlar.

Yazı : Leyla Karadağ