DİKKAT/YENİ KÖPRÜLER YAPILIRKEN

Mimar Sinan , 16. Yüzyılın deha mimar ve mühendisi. Ustalık eserim dediği”  Selimiye Camii” hala dünya çapında mimari şaheserimiz. Sinan sadece cami mi yaptı?  Elbette hayır. Yaptığı 375 eserin bir kısmı cami.  Diğerleri türbeler, imaretler, hastaneler, kervansaraylar, mahzenler, hamamlar ve köprülerdir. Nedense,  Sinan’ ın çağının en muhteşem köprülerini yaptığını unuturuz. Bugün Balkanlar’da ve Anadolu’da onlarca muhteşem köprü hep Sinan’ın eseridir. Alın birkaç örnek vereyim. Sinan ‘in köprü mimarisindeki başarısını anlarsınız.  Bugün hala ayakta duran hizmet veren Saraybosna’daki  “Mostar Köprüsü”,  Edirne’ deki Meriç Nehri üzerindeki köprü. Üsküp ‘te  Vardar Nehri üzerindeki köprü.Yüzyıllardır hala ayakta biblo gibi estetik harikası köprüler.

Biliyor musunuz?  Tarihi kayıtlarda da Mimar Sinan’ın doğum günü  29 Mayıs’tır.  Boğaza 3. Köprü yapılmasına karar verildiğinde ismi bu köprüye ne kadar çok yakışır diye düşünmüştüm.

Köprünün adı açıklandığı zaman heyecanla içimden geçen birkaç isimden biriydi Sinan. Ama olmadı büyük usta.  Belki ileride başka bir köprüye nasip olur.

Diğer aklıma gelen isimde Evliya Çelebi’ydi. Evliya Çelebi, kendi anlatımıyla, gördüğü rüya üzerine gezilere başlar. Rüyası şöyleydi.“Rüyasında Istanbul Eminönü’nde Yemiş iskelesi civarında Ahi Çelebi Camii’ndedir. Orada muazzam bir cemaat vardır. Başucunda Peygamberimiz Hz. Muhammedi görür. Dört halife ve sahabelerde yanındadır. Çelebi Peygamberimizin yanına gelip şefaat dilemek ister. Ancak bir türlü cesaret edip gidemez. Sonunda cesaretini toplayıp ” Şefaat Ya Resulallah” diyeceğine ” Seyahat Ya Resulallah” der. Böylece Osmanlı topraklarında 40 yılı aşkın bir süre gezer. Bu seyahatlerinde türlü sıkıntılar çekmesine rağmen seyahatlerinden vazgeçmez. Ilk gezisini Istanbul ve çevresine yapar. Daha sonra Istanbul dışına çıkar. 40 yılı aşkın bir süre Osmanlı Coğrafyasının neredeyse tamamını gezer. Gezdiği, gördüğü yerleri fotoğraf çeker gibi anlatır. İşte bugün bile çok önem taşıyan “Evliya Çelebi Seyahatnamesi” adlı eser bu gezilerin ürünüdür. Sinan ‘in yaptığı şaheser eserleri hem görmüş hem anlatmış, hem eserlerle birlikte yaşamıştır. Dünyanın en güzel köprülerinden ve de en büyük köprülerinden birine de Evliya çelebi”nın adı ne kadar çok yakışır diye düşündüm yine.  Ama olmadı büyük gezgin belki ılerde başka bir esere nasip olur.

Şimdi biraz daha ileri gideceğim.  Ortaköy Camii ile Beylerbeyi Camii  arasına asma köprü yapmayı tasarlayan, projelerini hazırlatan ancak dönemin siyasal koşulları ve savaş ortamı nedeniyle gerçekleştirilmeyen II. Abdülhamit  adı da bu köprüye yakışır diye düşündüm.  Ama olmadı. Koca Hünkar olmadı. Abdülhamit ne alaka diye düşünmeyin. Dönemin zor koşullarına rağmen Osmanlı’nın en başarılı padişahlarından biri olduğunu ben de büyük tarihçilerden aktarıyorum size. Kim mı bunu söyleyen büyük tarihçiler?  Mesela Halil İnalcık,  Mesela Heath Lowry.

Son olarak ta aklıma Piri Reis geldi.  Hani buğün bile nasıl çıkıldığı çözülmeyen dünya haritasını yapan Osmanlı denizcisi. “Kitab-ı Bahriye” adlı eseri bugün hala referans kitabıdır. Ne yazık ki , “Piri Reis” Mısır Beylerbeyi’ nin politik hırsı nedeniyle padişaha olumsuz rapor verilmesi üzerine Kanuni Sultan Süleyman’ in fermanıyla idam ettirildi!… Adına Sempozyumlar düzenlediğimiz bu büyük denizci ve coğrafyasının adı bu büyük köprüye ne kadar  çok yakışır diye düşünmüştüm. İdam edilen bir insanın adı da nereden çıktı demeyin. Biz hem asan, hem ismini bir yere veren , hem ağlayan neslin torunlarıyız. Biraz geçmişe bakın anlarsınız. Büyüklerimize arzımızdır.  Bu isimleri de bir kenara not edin.

Muharrem Ergül

SURİYE/ ZEYTİNDAĞI

Belli ki, bu Suriye meselesi dün başımızı çok ağrıtmıştı, yarın da ağrıtacak. Arap coğrafyasının öldüğünde arkasından mersiyeler düzdüğü İngiliz casus Thomas Edward Lawrence, nam-ı diğer Arabistan’lı Lawrence, o gün ortalığı nasıl karıştırdıysa bugün kim bilir aynı görevi kim yapıyordur?

Falih Rıfkı Atay’ın Osmanlı’nın son yıllarında görevli bulunduğu Suriye, Hicaz ve Filistin anılarını derlediği ‘Zeytindağı‘ isimli eserini okurken dünkü senaryonun yeniden sahneye konulmak istendiği izlenimine kapıldım.

Manzara şu, Lawrence  Arap kabilelerini Osmanlı ‘ya karşı kışkırtıyor. Osmanlı’yı da onlara baskı uygulamak için kışkırtıyor, sonunda da terör ve baskı. Ne Osmanlı’ nın ne de Arapların işine yarıyor. Elini ovuşturup bölgeye hakim olanlar Lawrence’ ın hizmet ettiği başta İngiltere olmak üzere Batı Dünyası.

Burnumuzun dibindeki petrol Türkiye’de, İngiltere’den, Fransa’dan, Almanya dan daha pahalı.

Bakın I.Dünya Savaşı yıllarındaki Suriye’deki duruma.

‘Bir Fransız belgesi der ki, Lübnan’lı Hristiyanlar Fransız dostudurlar. Hristiyanları sevmedikleri için Lübnan’lı Müslümanlar da İngiliz tarafındadır. Beyrut Araplarının çoğu Fransa’yı sever. Fakat Ortodokslar Ruslara bağlanmişlardır.

Niçin? Hiç… Osmanlı bayrağından daha şerefli ve nüfuzlu herhangi bir bayrağa bağlanmış olmak için …’

O gün Ortadoğu bu hale getirilmiş demek ki! Müslüman, Müslüman’a düşman edilmiş, Lawrence’ın ortalığı karıştırması ve dönemin Suriye Valisi Cemal Paşa’nın politikası.

Osmanlı tarihinin Suriye’ den bahseden son siyasi faslı şüphesiz Aliye Divan-ı Harbi olacaktır. Bu divan-ı harbin kararı ile Şam ve Beyrut’ ta kırk kadar Arap milliyetçisi öldürülmüştür. Asılanlar arasında Abdülhamit Zöhravi gibi ayandan, Şefik-el Müeyyet gibi milletvekili, Abdülgani Ariysi birinci sınıf gazeteci ve Refik Sellum gibi şair olanlar da vardı. Birçoğu menfaat ve politika adamı, bir kısmı ise idealist insanlardı.

Balkan Savaşı zamanında Osmanlı’nın dağılacağına inanarak Suriye için yeni bir şsns arayanlar tarafından Paris’te bir kongre yapılmıştı. Arap milliyetçiliğini diriltmek isteyenler işte bu asılanların bir kısmıydı. Ancak. Asılmaları ne kadar doğruydu.

Bu insanların tamamını suçlayıp asmak Osmanlı ya ne kazandırmıştı. Kocaman bir hiç. Sonuçta Suriye kaybedilecekti, Bunu keşke Cemal Paşa anlayabilseydi!…

Asılanlar arasında bulunan Yusuf Hani’nin kumar masasında imzaladığı Suriye’nin bağımsızlığı belgesi yargılama esnasında kendisine sorulduğunda, Yusuf  Hani ne yaptığının farkında bile değildi.

Aman diyordu. Beni bırakınız. Zenginim, güzel bir karım ve çocuğum var.Oyundan ve zevkten başka bir şeyin peşinde koşanlardan değilim. Bu imza benim olabilir. Fakat nasıl anlatayım imzamı. İmzamı bir poker fişi gibi atıvermişim.’

Bu adamın hikayesini, ‘Falih Rıfkı Altay devamla şöyle anlatıyor. ‘Rahmetli Nurettin’den dinledim. Bütün elbiselerini hapse getirtti. Bir gün pantolonun kenarının ütüsüz olduğunu görmedim. Her sabah kendine çeki düzen veriyor, her an çıkacakmış gibi hazır durumdaydı.’

Arap meselesi artık edebiyat olmaktan çıkmıştı. Bu ve benzeri adamların affı o gün için mümkün değil gibiydi.

Beyrut’ta Cemal Paşa , evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giyinmiş bir kadın, yanındaki çocuğu ile karşılamıştı.

Çocuk elindeki çiçek demetini kumandanın ayağının altına atarak, ‘babamı bağışlayınız’ diyordu.

Cemal Paşa’nın gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güçlükle tuttuğunu anlatıyor Falih Rıfkı Atay. Sonra ne mi oldu? Siyahlar giyinmiş kadın, evine dönerken , meydanın bir köşesinde sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.

Size bir hatırattan aynen yaşanmışlıkları anlattım.  Aman dikkat . Ortadoğu’da kimin eli kimin cebinde belli değil. Yazarken, konuşurken itidalli davranın. Ders çıkarmak için yazılmıştır bu satırlar.

Muharrem ERGÜL