İNSANLIĞIMIZI KAYBETTİK

Hangi cümlelerle anlatsam, daha doğrusu hangi cümleler anlatır onu da bilmiyorum ki. Sadece şansımı deniyorum belki ben yazar, siz anlayabilirsiniz diye. Ülkemizde çocuklar, yaşlarına, cinsiyet ve toplumsal şartlara göre değişen şekil ve ölçülerde şiddet, istismar ve sömürüye uğramakta ya da uğruma ihtimaliyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Ne kadar önlem alınmaya çalışılsa yaşanılan olaylar gösteriyor ki bu durum gittikçe daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Her akşam izlediğimiz çocuk haberleri bunun en büyük göstergesi değil mi? Ne alınan önlemler, ne sözde olan yaptırımlar, nede toplumsal çığlıklarımız bu duruma bir ‘’dur’’ diyememektedir. Çocuklarımızın çoğu evde, okulda ya da toplumda olsun yetişkinlerden ya da diğer çocuklardan kaynaklanan bir çok şiddete maruz kalmakta ve özellikle kız çocuklarımız başta olmak üzere erkek çocuklarımızın da karşılaştıkları cinsel istismar ve şiddet riski gittikçe artmaktadır. Ve en acısı bunlar ölümle sonuçlanmaktadır.

Bu yüzden hepimizde bir korku var. Çocuklarımızı artık kendimizden bile korur hale geldik. Bir şey olur endişesiyle herkese kapılarımızı kapatır olduk. Ama ne yaparsak yapalım, birilerine engel olamadık. O, birileri gelip en sevdiklerimizi, en ummadığımız anda alıp gitti. Belki sağ buluruz umuduyla feryat ettik, ağladık. Onu bile çok gördüler bize. Her kaybolan yavrumuzdan, günler sonra acı haberleri geldi. Her dua, yarım kaldı dilimizde. Yerini acı, keder, isyan aldı. Neydi suçu, ne yaptı?. Adı üstünde melekti; Annesinin, babasının severken bile canı acır diye kendilerinden bile sakındıkları canları, sapkın ruhlu bir insanın küçük kurbanıydı artık. Tek suçu; yanlış zamanda yanlış insanın yanında olmak. Masum yüreğiyle daha iyiyi, kötüyü ayırt edemeden çocukça düşünüp, karşındaki pimi çekilmiş patlamaya hazır insan görünümlü o canavar ruhluya inanmaktı.

Bilsen inanıp, gider miydin? Yarınların için umutların, hayallerin vardı senin. Kendin kadar küçük ama ailen için büyüktü onlar. Çünkü sen ailenin umudu, herseyiydin. Senin adına ne güzel bir hayat kurmuştular. Seninle uyuyup, uyanırken sensizlikle yaşamak zorunda kaldılar. Sen gidince artık ne hayalleri, ne umutları kaldı. Her gece aynı kâbusla uyanıp, uyumak için çabaladıkları ama uyuyamadıkları geceleri var. Günleri, gündüzleri yok artık. Çünkü senle birlikte onlar da öldü. Tek tesellileri cennette kavuşmak sana. Belki budur onları ayakta tutan ya da tuttuklarına inandıkları. Başka nasıl dayanılır ki ölümün soğuk yüzüne. Çünkü yokluğuna alışılmıyor çocuk. Evleri sen kokarken, sensizlik kokuyor artık ve sensizlik de öyle zor ki.

Şimdi ne mi oldu? Senle birlikte bizde insanlığımızı kaybettik. Seni bir daha geri getiremeyiz ama sen gibi melekler bir daha ölmesin diye belki bir şeyler yapabiliriz. İşte bunun için önce kaybettiğimiz insanlığımızı bulmamız lazım.

SAVAŞIN SOLAN ÇİÇEKLERİ

Eskiden duyunca ürküten ‘’savaş’’ kelimesi günümüzde televizyonda canlı canlı izlediğimiz bir film gösterisi gibi. Duyarsızlaştığımız, alıştığımız, kabullendiğimiz.  Aslında susarken kaybettiklerimiz.

Bir ülkenin geleceğiyken diğer ülkede yok olan çocuklarımız onlar. Savaş meydanlarında umutları atılan mermilerle patlayan, hayalleri kanla silinen savaşın çocukları. Kazanmayı öğrenmeden, kaybetmeyi öğreten bir sistemin en küçük mağdurları, küçük bedenleri ise savaşın en büyük şahidi. Her savaş karesinde görünen ama göremediklerimiz ya da görmek istemediklerimiz onlar. Suçları yokken cezaların en büyüğüne çarptırılan, bütün hakları ellerinden alınan masum çocuklarımız.

Bazen görüp kızdıklarımız, bazen de sattıklarını almamak için karşımıza çıktıklarında suratımızı çevirdiğimiz, açılan eli görmezden geldiğimiz masum çocuklarımız onlar.

Aslında böyle bir çocuk benim hikâyemin kahramanı. Eminönü’nde dolaşırken karşıma çıkan deniz gözlü küçük çocuk. Adını bilmediğim. Göz göze geldiğimizde tatlı tebessümüyle beni kendine çeken boncuk gözlü yavrum. Biraz çekingenlik, biraz utangaçlık belki birazda yabancılığımdı ona böyle hissettiren. Okula gitmiyor musun ? soruma, gitmiyorum deyişi, niye soruma bilmiyoruma dönen cevabıydı beni susturan. Başımı önüme eğdiren. Doğru, nasıl bilsin. Ona sorulmuş muydu? Sorulsa ister miydi? Ülkesinden kaçmak, gittiği ülkede sığıntı olmak, yabancılanmak, istenmemek. Kendine acıyan gözlerle bakılmasını ister miydi? Ya da yaşıtları okurken, istedikleri gibi yaşarken o küçük bedeniyle hayat kavgasında büyümek ister miydi? Bunun gibi onlarca soru geldi aklıma, yazamadıklarım ama sustuklarım. Sadece savaşın solan çiçekleri için değil bu söylediklerim. Atamın dediği gibi ‘’Bugünün küçükleri, yarının büyükleri” ​olacak olan ülkemin geleceği, minik yavrularımız içinde. Çünkü kendi çıkarlarımızı düşünürken, ellerinden hayallerini, umutlarını, yarına olan güvenlerini, ailelerini, arkadaşlarını ve en önemlisi belki de hayatlarını çaldık. Bunu yaparken de üzülmedik. Nedenlerimiz vardı, haklıydık. Haklılığımıza o kadar sığındık ki bakarken görememeyi öğrendik. Ama yine de en büyük dersi bize ‘’çocuk’’ sen öğrettin.

Her şeye rağmen çocukluğunun verdiği masumluktan mıdır? Etrafa gülen gözlerle bakman, tebessüm dağıtman, bugünlere inat yarınlardan umutluyum diyebilmen, çamurlarla oyuncaklar yaparken mutluluk pozları vermen. İşte bu yüzden sana ‘’çocuk’’ diyorlar.

Yazı : Leyla Karadağ