YERYÜZÜNDEKİ MELEK ‘‘ANNE’‘

İlk defa cümlelerime başlarken korkuyorum. Sanki tamamlayamayacakmışım gibi geliyor. Gerçekten nasıl anlatılabilir ki ‘‘Anne’’. Hangi kelime, hangi cümle anlatmaya yeter ki. Hangi kelimeyle özleştirsem seni sanki hep eksik kalacak, anlatamayacağım gibi. Doğru anlatılmaz ki, anlatılamaz ki ‘‘Annelik’’. Öyle bir şey ki dünyanın en güzel, en anlamlı, en fedakâr, en sevgi dolu, en yorucu ve ömrünün sonuna kadar emekliliği olmayan mesleğidir.

Anne bu mesleğe evladını karnında hissettiği anda başlar. Artık imzasını atmıştır. Hem de öyle bir imzadır ki geri dönüşü yoktur. ‘‘Sen dünyanın en tatlı varlığısın benim için. Ömrün yettikçe senin için yaşayacağım ve seni her şeyden, herkesten korumak için elimden gelenin fazlasını yapacağım. Seni en iyi şekilde yetiştireceğim. Ama buna rağmen olur da sen iyi bir insan bile olamazsan, yanlış şeyler bile yapsan, herkes senden vazgeçse bile, bir gün sevmeseler de işte yine o gün, ben ne vazgeçebilirim senden nede sevgimden bir şey azalacak. Çünkü sen benim canımdan can, en büyük hayalim, bana anneliği tattıran en değerli varlığımsın’’ diye başlayan sözleşmeye korkusuzca attıkları imzadan dolayı cesurdurlar. Düşünsenize böyle bir meslek var, şartlar bu deseniz kim kabul eder? Kabul eden olursa aklını kaçırmış, delidir deriz. Ama bu şartlar dünyanın en değerli mesleği olan ‘‘Annelik’’ için kabul edilir. Hem de öyle bir kabul ediliş ki ömrünün sonuna kadar onlar için yaşar, kendinden önce evlatlarının ihtiyaçları karşılayabilmek için uğraşırlar. Yeri gelir uykusuz geceleri olur ve bitmeyen gündüzleri. Yine de sitem etmezler. En zor anında, ölüm döşeğin de bile ‘‘ben ölürsem yavrum ne yapacak, ya ona da bir şey olursa’’ korkusunu yaşayacak kadar severler. Hep bizim için yaşarlar, karşılıksızca. Hep onların hayat yaşamının odak merkezindeyizdir. Ne olursa olsun, ipoteklidir bizim için orası. Kimse gelip alamaz ve biz bunun farkındayızdır da. İşte bu yüzden ne yaparsak yapalım sığındığımız limandır ‘‘Anne‘’. Ve biz o limanda hiçbir zaman karaya vurmayız.

Sonra zaman geçer ve büyürüz. Annelerimizin gözünde hala çocuk olsak da. Kendi hayatımıza adım attığımız o anda artık anneye ihtiyaç olmadığını sanırız ama yanılırız. Ve yeri gelir hayat kargaşasında zaman zaman unuturuz onları. Ama onlar unutmazlar bizleri. Bir telefon çalar, ‘‘yemek yedin mi, hava soğuk üstüne kalın şeyler giy, bir şeye ihtiyacın var mı, aman dikkat et, etraf kötü, fazla geç kalma, merakta bırakma beni’’ gibi daha niceleri dökülür melek annemizin dilinden. Bizde başlar sitem ‘‘anne çocukmuyum ben? ’’ ve devam ederiz ‘‘artık büyüdüm alış’’ diye. Aslında o da farkındadır büyüdüğümüzün ama ‘‘annelik’’ işte. Yavrusuna bir şey olacak diye yüreği ağzında yaşadığı için annedir o. Ve öyle bir cümle dökülür ki ağzından ‘‘farkındayım ama anneyim işte, anne olduğunda anlarsın’’ diye. İşte susarız o zaman. Bugün sitem ettiğimiz bu fedakârlık sözlerine yeri gelir çok ihtiyaç duyarız. Zaman ayırıp fırsatım yok diye bir telefon açmayıp, yeri geldi ziyaret edemediğimiz o vakitleri çok ararız. Ama ne soracak annemiz nede varlığıyla hayatımızı dolduran, Efendiler efendisinin ‘’cennet annelerin ayakları altındadır’’ diye müjdelediği o yüce varlık yoktur artık hayatımızda. İşte bu yüzden yaşarken kıymetlerini bilmek ümidiyle. Çünkü yarın çok geç olabilir. Hayatımdaki en değerli varlık ‘‘Annem’’. Senin ve senin gibi melek annelerin Anneler Gününü kutlarım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir