GÜN KÖMÜR KARASI

Annemin babamı her sabah işe yollarken ettiği duaları hep merak ederdim. Duasını bitirmeden dönmediği o kapı, ekmek kokardı. Annemin duasıyla işe giden babamın getirdiği ekmek kokusuydu. Babam işe gidip gelene kadar susardı annem. Hiç anlamazdım niye susardı ki. Babamın eve gelişiyle annemde başlayan tebessüm bir başkaydı. Annem babama yoksa çok mu âşıktı? Çocuk aklıyla anlamazdım ama mutluydum, mutluyduk. Hele babamın evde olduğu zamanlarda annemin babam için yaptığı o hazırlıklar bir başkaydı. Takılmadan geçmezdim anneme ‘‘babam da olmasa yapmayacaksın bize bu güzel yemeklerden’’ diye. Tebessümü eksik olmayan annem ‘‘babanı mı kıskanıyorsun? O bizim çalışıyor bu kadarını da hak ediyor’’ derdi. Gülerek çıkardım mutfaktan. Evet, eminim annem âşıktı babama. Bende onlara.

Bazen babam işten mutsuz gelirdi. Kurulan sofraya oturmadan geçerdi odasına. Babam susardı, o sustukça annem de susardı. Böyle günlerde hemen karnımızı doyurup uyuturdu annem bizi. Babamın suskunluğunda annemde susarak anlıyorum derdi sanki gözleriyle ona. Biliyorum bir şeyler olmuştu. Ama koca yürekli babam belli etmek istemezdi bize. Ölümü nasıl anlatabilir ki. Anlatsa anlarmıydık. Yanı başında ölen arkadaşlarını hangi cümleyle açıklayabilir ki bize. Son anlarında arkadaşlarının emanet ettiği sözleri nasıl teslim edecekti ailelerine. Babamın omzunda ki yükü hiç görmezdik. Dedim ya babam koca yürekli adamdı hissettirmezdi bize.  Bizde anlamazdık zaten. Annem hisseder gözleri buğulanır ama oda susardı babam gibi. Babam konuşana kadar susardı. Merak ederdim niye ikisi de üzgün diye. Sorardım. Babam hemen gözlerindeki umutsuzluğu silip ‘‘yoruldum biraz o yüzden’’ der hemen konuyu derslerimize getirir, unuttururdu bize. Nasıl gurur duyarak anlatırdık babama derslerimizden aldığımız güzel notları. Mutluyduk biz. Çünkü akşamları eve gelen babamız vardı.

Şimdi artık annem ekmek kokan kapımızın önünde babamın bir daha gelmeyeceğini bilerek bekliyor. Kömür kokusunu saran evimizin çöken direkleri altında bizde yandık. Annemin beklerken Rabbine emanet ettiği babam yok artık. Evlatları için yerin metrelerce altında çalışıp yeryüzüne hasret kalacak kadar fedakârdı babam. Ve babamın işteyken annemin neden sustuğunu daha iyi biliyorum. Nefes almanın zor olduğu bir yerde çalışan babama aldığı rahat nefesi ihanet olarak sayardı annem. Ve babamın işten eve gelip sustuğu zamanları artık bir başka anlıyorum. Çünkü şimdi de arkadaşları susuyorlar. Gözlerini kaçırıyorlar benden. Biliyorum cevabını veremeyecekleri soruyu sormamdan korkuyorlar. Ama soruyorum ‘’artık kömür kokusunu her duyduğumda acısını yüreğinde hissettiğim babamın kapkara yüzü gelecek aklıma ve her ‘’baba’’ dediğimde ‘‘canım kızım’’ diye bir cevap verenim olmayacak. Bu yüzden söyleyin babamı kim geri getirebilir bana? Zamansız ölümü kim anlatabilir? Anlatabilir misiniz bana? Yada her ‘‘baba’’ kelimesini duyduğumda yaşadığım o acının yüreğimi sızlatmasını kim dindirebilir. Babam ölürken çok canı yandı mı? Sadece başınızı eğecek veremediğiniz cevaplar altında ezileceksiniz. Bir zamanlar babam gibi.

Babasını kaybetmiş bir evlat değilim ama Soma’daki kardeşlerimin babasızlığını anlayacak kadar insanım. İnsanlığımızı çıkarlarımızın arasında kaybetmemek ümidiyle.

YERYÜZÜNDEKİ MELEK ‘‘ANNE’‘

İlk defa cümlelerime başlarken korkuyorum. Sanki tamamlayamayacakmışım gibi geliyor. Gerçekten nasıl anlatılabilir ki ‘‘Anne’’. Hangi kelime, hangi cümle anlatmaya yeter ki. Hangi kelimeyle özleştirsem seni sanki hep eksik kalacak, anlatamayacağım gibi. Doğru anlatılmaz ki, anlatılamaz ki ‘‘Annelik’’. Öyle bir şey ki dünyanın en güzel, en anlamlı, en fedakâr, en sevgi dolu, en yorucu ve ömrünün sonuna kadar emekliliği olmayan mesleğidir.

Anne bu mesleğe evladını karnında hissettiği anda başlar. Artık imzasını atmıştır. Hem de öyle bir imzadır ki geri dönüşü yoktur. ‘‘Sen dünyanın en tatlı varlığısın benim için. Ömrün yettikçe senin için yaşayacağım ve seni her şeyden, herkesten korumak için elimden gelenin fazlasını yapacağım. Seni en iyi şekilde yetiştireceğim. Ama buna rağmen olur da sen iyi bir insan bile olamazsan, yanlış şeyler bile yapsan, herkes senden vazgeçse bile, bir gün sevmeseler de işte yine o gün, ben ne vazgeçebilirim senden nede sevgimden bir şey azalacak. Çünkü sen benim canımdan can, en büyük hayalim, bana anneliği tattıran en değerli varlığımsın’’ diye başlayan sözleşmeye korkusuzca attıkları imzadan dolayı cesurdurlar. Düşünsenize böyle bir meslek var, şartlar bu deseniz kim kabul eder? Kabul eden olursa aklını kaçırmış, delidir deriz. Ama bu şartlar dünyanın en değerli mesleği olan ‘‘Annelik’’ için kabul edilir. Hem de öyle bir kabul ediliş ki ömrünün sonuna kadar onlar için yaşar, kendinden önce evlatlarının ihtiyaçları karşılayabilmek için uğraşırlar. Yeri gelir uykusuz geceleri olur ve bitmeyen gündüzleri. Yine de sitem etmezler. En zor anında, ölüm döşeğin de bile ‘‘ben ölürsem yavrum ne yapacak, ya ona da bir şey olursa’’ korkusunu yaşayacak kadar severler. Hep bizim için yaşarlar, karşılıksızca. Hep onların hayat yaşamının odak merkezindeyizdir. Ne olursa olsun, ipoteklidir bizim için orası. Kimse gelip alamaz ve biz bunun farkındayızdır da. İşte bu yüzden ne yaparsak yapalım sığındığımız limandır ‘‘Anne‘’. Ve biz o limanda hiçbir zaman karaya vurmayız.

Sonra zaman geçer ve büyürüz. Annelerimizin gözünde hala çocuk olsak da. Kendi hayatımıza adım attığımız o anda artık anneye ihtiyaç olmadığını sanırız ama yanılırız. Ve yeri gelir hayat kargaşasında zaman zaman unuturuz onları. Ama onlar unutmazlar bizleri. Bir telefon çalar, ‘‘yemek yedin mi, hava soğuk üstüne kalın şeyler giy, bir şeye ihtiyacın var mı, aman dikkat et, etraf kötü, fazla geç kalma, merakta bırakma beni’’ gibi daha niceleri dökülür melek annemizin dilinden. Bizde başlar sitem ‘‘anne çocukmuyum ben? ’’ ve devam ederiz ‘‘artık büyüdüm alış’’ diye. Aslında o da farkındadır büyüdüğümüzün ama ‘‘annelik’’ işte. Yavrusuna bir şey olacak diye yüreği ağzında yaşadığı için annedir o. Ve öyle bir cümle dökülür ki ağzından ‘‘farkındayım ama anneyim işte, anne olduğunda anlarsın’’ diye. İşte susarız o zaman. Bugün sitem ettiğimiz bu fedakârlık sözlerine yeri gelir çok ihtiyaç duyarız. Zaman ayırıp fırsatım yok diye bir telefon açmayıp, yeri geldi ziyaret edemediğimiz o vakitleri çok ararız. Ama ne soracak annemiz nede varlığıyla hayatımızı dolduran, Efendiler efendisinin ‘’cennet annelerin ayakları altındadır’’ diye müjdelediği o yüce varlık yoktur artık hayatımızda. İşte bu yüzden yaşarken kıymetlerini bilmek ümidiyle. Çünkü yarın çok geç olabilir. Hayatımdaki en değerli varlık ‘‘Annem’’. Senin ve senin gibi melek annelerin Anneler Gününü kutlarım.

İNSANLIĞIMIZI KAYBETTİK

Hangi cümlelerle anlatsam, daha doğrusu hangi cümleler anlatır onu da bilmiyorum ki. Sadece şansımı deniyorum belki ben yazar, siz anlayabilirsiniz diye. Ülkemizde çocuklar, yaşlarına, cinsiyet ve toplumsal şartlara göre değişen şekil ve ölçülerde şiddet, istismar ve sömürüye uğramakta ya da uğruma ihtimaliyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Ne kadar önlem alınmaya çalışılsa yaşanılan olaylar gösteriyor ki bu durum gittikçe daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Her akşam izlediğimiz çocuk haberleri bunun en büyük göstergesi değil mi? Ne alınan önlemler, ne sözde olan yaptırımlar, nede toplumsal çığlıklarımız bu duruma bir ‘’dur’’ diyememektedir. Çocuklarımızın çoğu evde, okulda ya da toplumda olsun yetişkinlerden ya da diğer çocuklardan kaynaklanan bir çok şiddete maruz kalmakta ve özellikle kız çocuklarımız başta olmak üzere erkek çocuklarımızın da karşılaştıkları cinsel istismar ve şiddet riski gittikçe artmaktadır. Ve en acısı bunlar ölümle sonuçlanmaktadır.

Bu yüzden hepimizde bir korku var. Çocuklarımızı artık kendimizden bile korur hale geldik. Bir şey olur endişesiyle herkese kapılarımızı kapatır olduk. Ama ne yaparsak yapalım, birilerine engel olamadık. O, birileri gelip en sevdiklerimizi, en ummadığımız anda alıp gitti. Belki sağ buluruz umuduyla feryat ettik, ağladık. Onu bile çok gördüler bize. Her kaybolan yavrumuzdan, günler sonra acı haberleri geldi. Her dua, yarım kaldı dilimizde. Yerini acı, keder, isyan aldı. Neydi suçu, ne yaptı?. Adı üstünde melekti; Annesinin, babasının severken bile canı acır diye kendilerinden bile sakındıkları canları, sapkın ruhlu bir insanın küçük kurbanıydı artık. Tek suçu; yanlış zamanda yanlış insanın yanında olmak. Masum yüreğiyle daha iyiyi, kötüyü ayırt edemeden çocukça düşünüp, karşındaki pimi çekilmiş patlamaya hazır insan görünümlü o canavar ruhluya inanmaktı.

Bilsen inanıp, gider miydin? Yarınların için umutların, hayallerin vardı senin. Kendin kadar küçük ama ailen için büyüktü onlar. Çünkü sen ailenin umudu, herseyiydin. Senin adına ne güzel bir hayat kurmuştular. Seninle uyuyup, uyanırken sensizlikle yaşamak zorunda kaldılar. Sen gidince artık ne hayalleri, ne umutları kaldı. Her gece aynı kâbusla uyanıp, uyumak için çabaladıkları ama uyuyamadıkları geceleri var. Günleri, gündüzleri yok artık. Çünkü senle birlikte onlar da öldü. Tek tesellileri cennette kavuşmak sana. Belki budur onları ayakta tutan ya da tuttuklarına inandıkları. Başka nasıl dayanılır ki ölümün soğuk yüzüne. Çünkü yokluğuna alışılmıyor çocuk. Evleri sen kokarken, sensizlik kokuyor artık ve sensizlik de öyle zor ki.

Şimdi ne mi oldu? Senle birlikte bizde insanlığımızı kaybettik. Seni bir daha geri getiremeyiz ama sen gibi melekler bir daha ölmesin diye belki bir şeyler yapabiliriz. İşte bunun için önce kaybettiğimiz insanlığımızı bulmamız lazım.

ESKİDEN

Eskiden… Eskiden diye başlar büyüklerimizin konuşmaları, eskiden diye sürer gider. Ne var merak ederiz bu eskide. Belki de sadece bir merak işte. Ama öyle bir cevap alırız ki ‘‘keşkeler’’ başlar bizde. Keşke bizde yaşayabilseydik  eskide.

Eskiden… Ne var mı eskide? Eskiden insanlar birbirini bir başka severdi. Karşılıksız, masum, ömürlük ve bir o kadar da sevgi dolu. Sadece yürekleri şahit olurdu bu sevgilerine. Söylenilmez utanılırdı. Kaç sevda böyle söylenilmeden yaşanılıp gitti. Çünkü eskiden insanlar sevdiklerini kendinden bile sakınırdı. Her aşk, sevdiğiyle ölümsüz olurdu yürekte.

Eskiden… Eskiden saygı vardı. Şuan sanki unutmaya başladığımız. Büyüklere hürmet gösterilir, yardım edilirdi. Ayak ayak üzerine atılmaz, yanlarında uzanılmazdı. Otobüste yer vermemek için uyuma numaraları yapılmazdı. Çünkü eskiden saygı vardı.

Eskiden… Dostluklar vardı, kardeşlikten öte. Bunlar öyle lafta olan şeyler değildi. Bugün dostun olan yarın çıkarın değiştiğinde düşmanın olmazdı. Çünkü eskiden dost dediğin senin sırrını vermemek için canını veren kişiydi. Korkusuzca sarıldığın arkandaki yıkılmayan dağ gibi.

Eskiden… Sokakları dolduran çocukluklar vardı. Seksek, saklambaç, istop, holilop, yedikule ve belki de daha isimleri aklıma gelmeyen onlarca oyunları oynarken, neşesiyle etrafa mutluluk dağıtan çocuklarımız olurdu sokaklarda. Bir de her sokağın Maradona’sı vardı. Ve kırılan camlar, bağıran amcalar, teyzelerimiz…

Eskiden… Komşuluklar bir başkaydı mesela. Komşu, komşuya anahtarını, evini, çocuğunu yeri gelir namusunu bile emanet ederdi. Bir tek şüphe duymadan, korkusuzca. Komşu kızına bakılmaz kardeş sayılırdı. ‘‘Mahallemizin kızı’’ lafı galiba eskiden bu yüzden söylenirmiş. Kendi kızları gibi gördükleri için.

Eskiden… Bir de bayram telaşları olurdu. Haftalar öncesinden başlayan, tüm mahallenin birlikte temizliğe giriştiği. Herkesin birbirine güler yüzle, tatlı tebessümüyle yardım ettiği. Ve olmazsa olmazları vardı bayramların. Baklavalar, börekler, sarmalar, sütlü tatlılar gibi nice hazırlıklar günler öncesinden yapılırdı. Her evdeki hazırlık gurbetten beklenen sevgiliye gibiydi. Bayram sabahında kurulan koskocam sofralar. Alınan bayramlıkların ayrı yeri olurdu çocukların hayatında. Şeker toplayıp, yarışan ‘‘en çok, en güzel şekerler bende’’ diyen çocuklarımız vardı. Komşu, akraba ziyaretlerinin ayrı bir yeri olurdu hayatımızda. İhmal edilmeyen gidilmeyince ayıp sayılan.

Eskiden… Mahallemizin küçük esnafları olurdu. Bakkalları, manavları, kasapları, kırtasiyeleriyle bir aile gibi. Veresiye yazdırabildiğimiz, bizim diye benimsediğimiz. Bakkallardan horoz şekeri, leblebi tozu, meybuz alıp mutlu olduğumuz.

Şimdi mi nelerimiz var? Günlük aşklar, birbirinden habersiz, bir günaydını bile çok gören komşuluklar, saygı göstermeyen gençlerimiz,  bayramı tatil fırsatı görüp çıkılan seyahatler, biten akraba ziyaretleri, çıkarımıza göre olan dostluklar, sokağımızdan eksilen çocuk sesleri, başlarına bişey gelir diye şeker toplamaktan korkan evlatlarımız, biten komşu esnaflıkları, kısacası eskiden varmış, bugün yok olan her şey.  Ve yeni nesil biz varız.

SOSYAL YARA ‘‘BİZ OLAMAMAK’’

Bazen içinde olduğumuz durumu cümleler anlatmaya yetmez. Sanki ne yazsam havada kalacak, kimseyi etkilemeyecek gibi. Ama yazıyorum yine de, belki doğru anlayanların yüreğine değebilir cümlelerim diye. Kalplerinin kapılarından geçer, misafir olurum gönül tahtlarına. Onlarla konuşur, dertleşirim. Anlatır, anlatırım… Anlayacaklarından emin korkusuzca anlatırım.

Neler mi anlatırım? Ne zamandan beri insanlığımızı unuttuğumuzdan bahsederek başlarım cümlelerime. Evet, gerçekten çok oldu mu? Acılar içinde ayrışırken mi, sen-ben davasıyla savaşırken mi, yoksa çıkarlarımızın başkalarının hayatlarını ellerinden aldıklarını görmemezlikten gelmeye başlarken mi kaybettik insanlığımızı?

Öyle zamanlarımız oldu ki yeri geldi başkalarının acılarına gülüp, mutluluklarında üzülmeye başladık. Birbirimize tebessüm etmekten vazgeçeli acaba ne kadar oldu? Teşekkür etmekten üşenir olduk. Karşılıksız yardımın adını ‘‘salaklık’’ koyduk. Ötekileştirip öteki olmayanlardan nefret eder hale geldik. Ve hep haklı olduğumuzu iddia edip durduk. Herkesin haklılığımıza inanması için savaştık.

En güzel kavga sebeplerini kendimiz oluşturduk, başkalarına fırsat vermeden. Bazen doğrulara değil, görmek istediklerimizi nasıl yorumladığımıza inanmak istedik. İnandık da. Ama bunları yaparken arkamızda bıraktığımız enkazlara aldırmadan yürüdük. Kimin canının ne kadar yandığını görmeden yürüyerek devam ettik yolumuza.

Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığıyla hayatlarımızı kurduk. Ama o yılanın yolunu şaşırıp bize de dokunabileceğini unuttuk. Anı yaşadık hep, sonrasını düşünmeden.

Yaşanılan acının dili, dini, rengi, ırkına göre yorumladık acımızı. Bizden değilse yüreğimizi bırakın, dilimize bile değmedi acısı. Sevmenin en güzel duygu olduğunu unutup, nefreti yerleştirdik hayatımıza. Gönül gözümüzü kapatıp, bakmamayı öğrendik. Asıl özrü kendimizde görmeyip, başkalarını yargılamakla geçirdik ömrümüzü. ‘‘Biz’’ olmayı bıraktıktan sonra sen-benle savaştık.

En güzel hayallerin altına bunu gerçekleştiremezsin imzasını atmaktan korkmadık. Bunları yaparken de nedenlerimizle karşılarında durduk. Öyle güzel durduk ki biz bile doğru yaptığımıza inandık. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmaya seçtik. Bunu da çok güzel başardık. Gülen gözleri görmekten çok, umutsuz bakan gözlerle devam etmekten gurur duyduk. Dün iyi olduklarına inandıklarımıza, bugün kötüler demekten çekinmedik. Hep samimiyiz diyerek savunduk kendimizi, hep haklı gördük. Çıkarımızın olmadığı hiçbir taşın altına elimizi koymadık. Hep ‘‘ben’’ demekten vazgeçmedik. Ben, sen, o olmaktan vazgeçmedikten sonra ‘‘Biz’’ olamayız. Ayırmadan, ayrıştırmadan, ötekileştirip öteki olmadan ‘‘Biz’’olabilmek ümidiyle…